Harnâme'nin Hikayesi -2-

"ULAK"

Karahisar bozkırı ikindi güneşinin bütün kızıllığını emmiş, safrandan bir denize dönmüştü. Bu sonu gelmeyecekmiş gibi uzanan turunculuğun ortasında, arkalarında inceden bir duman bırakarak at koşturan üç süvari vardı.
Önden giden atlı, dizginleri sağ elinde toplayıp, sol elini havaya kaldırarak gem kastı. Atlar yavaşladıktan sonra durdular. Önden giden Bayazit Paşa’nın ulağıydı. Arkadaki iki süvariden birisi elçiyi ve getircekleri tabibi korumakla, sağ salim Çelebi Mehmet Han’ın otağına eriştirmekle görevli Dağlama Osman lakaplı bir fedayiydi.
İkincisi ise Germiyan Beyinin katına çıkacak, Kethüda Süleyman Efendiydi.
Ulak, atını arkaya doğru çevirdi. “Ağalar, vakit akşama yaklaştı, akşam olmadan Sandukluya erişirsek iyi olur. Sonrası bir günlük yol… akşam ordaki handa bi gözel karnımızı doyururuz, atlar da dinlenir biz de… olur mu?” Atlılardan karayağız olanı, “Eyi dersin, eyi dersin amma bize böyle bir buyruk verilmedi, Porsuk çayının geçtiği iki kel tepe arasında duran at tavlasına varılacak, at değiştirilecek dendi. Sen bu hesabı nerden yaptın süslü ulak… attırma kafamın tasını. Nereye dendiyse oraya gidilecek!” Ulak, yumuşak sözlerinin çarptığı sert kayayı başka bir şekilde okşamak istedi: “Ben bu kılıç erbabını oldum olası anlamam, yahu at tavlasına gidip de ne yapcaksınız? At tavlasında hep at… hep at… bıkmadınız mı be? Türkmen kafası işte, ömrümüz at üstünde geçer biz yine at deriz. Değil mi Süleyman beyim, değil mi? Ah Osman beyim, kendini düşünmezsin belli, belli de bari şu yaşlı Kethüda’yı düşün. Düşün ki bu adam kırk yıldır devlete hizmet eder. Birinci Murad Han’ı görmüş adamdır, sen ben daha beşik bebesiyken bu adam Kosova’larda kılıç sallamış adamdır, bari bu ihtiyara acı ha?” Osman bey, çıkıştı: “Gidinin süslü ulağı, ağzın laf yapar amma icraat yok. İçimizde kılıç sallamayan adam varsa sensin. Kethüda efendi de ben de kılıç sallamış adamız ya sen? Ne harp gördün de darp. İşin gücün beyden beye haber eriştirmek. Handa konaklayıp yiyip içmek. Bey huzurunda iki kıvırttıktan sonra gelsin kurulsun sofralar. Hem sen Kethüda efendiyi merak etme, o eski topraktır dayanır, sen de ki Osman beyim ben çok yoruldum, biraz dinlenelim de de anlayalım… hadi çok uzattık sürelim atlarımızı.”
Kethüda Süleyman bey suskundu, konuşmuyordu. Dağlama Osmanın, sürelim demesiyle de atını sürmüştü. Birden seslendi: “Akşama at tavlasına varacaksak hızlı gitmek gerek, varmalıyız da… işiniz gücünüz ağız dalaşı, laf yapacak vakit yok haydi haydi!” Kethüda Süleyman Bey biliyordu, bu ikisi kendisini konuşturmak, Kosova anılarından, Niğbolu seferinden bahsettirmek istiyorlardı. Onun için de danışıklı dövüş yapıyor, Süleyman efendinin ağzından geçmiş günlerin hatıralarını dinlemek diliyorlardı. Fakat Kethüda Süleyman efendi yılların tecrübesiyle onlar daha ağızlarını açmadan ne konuşacaklarını, niyetlerinin ne olduğunu seziyordu. Bu yüzden de her zamanki sözünü söylemişti: “Haydi, haydi!”
Bozkırdan çıkıp, kızıl topraklı yolların yanından geçtiği, söğüt ağaçlarının gölgelediği bir çay kenarında niyaza durdular.
Akşamın yatsıya döndüğü demlerde de Çakırsazındaki at tavlasına vardılar.

mehmed selim – Çar, 23/07/2008 – 14:58