Kitaplar, Kütüphaneler ve Kavramlar...

Kitaplar, kütüphaneler, kavramlar...

Normal şartlarda değerlendirildiğinde akranlarıma nazaran biraz uzun süren öğrencilik hayatımın son demlerinde, biraz da işi yoluna koymuş olmanın rahatlığıyla gecelerin gündüzlere karışmasını netice veren güzel ortamlar meydana getirirdik. Bunlar kimi zaman çay-kahve eşliğinde tarih ve memleket kurtarma seanslarına dönüşür, adamakıllı bir değerlendirme altında boşa gittiği besbelli bu zamanların bize yegane getirisi, o an farkında olmasak da, ömür boyu sürmesini temenni ettiğimiz arkadaşlıkların kurulmasını sağlamak olurdu...

Okumak, düşünmek ve gençlik halinin verdiği merakla birçok meseleyi karıştırma, olur-olmaz şekilde mütalaa zannettiğimiz duygusal gelgitler arasında “fikir sahibi olma” heyecanımız ise her zaman bizimle birlikte..

Günümüzün önemli tarihçilerinden Prof. Dr. İlber Ortaylı, “Gençler üniversiteyi büyük şehirlerde okumalılar” diyor. Sebep; birçok haklı neden gösterilebilir. Zira; büyük şehirlerde, hele İstanbul gibi bir dünya başkentinde yüksek öğrenim görmek, genç bir insanı yaşadığı coğrafyanın dünü-bugünü arasında muhasebelere zorlarken ve taşı-toprağı, şehirleri şehir yapan türlü türlü sakinleri ve geçmişi ile, kürenin ahvaline dair bir fikir ve okuma macerasının tam orta yerine sürükleyebilir. Tabii, bunun yanında kalabalıklar arasında bir yer edinmek üzere “ortama uyum sağlama” derdiyle mektebi bitirene değin, elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan, koca şehri kimliksiz bir diploma ile terketmek ihtimali de işin öte tarafı. Denge, esas olan ve her yuvaya uyacak anahtar kavram...

Bir fiilin varlığından dolayı beraberinde bulunması zorunlu olan iki akrabası vardır; biri faili, diğeri ise objesi; yani fiilin bildirdiği işin üzerinde görüldüğü eşyadır. Bu iki unsurun tamamlayıcısı da “usül”dür. Dolayısıyla, okumak dendiğinde akla gelecek yegane şey “kitap”, okumanın usulü de vicdan ve akıl sahibi olmak olsa gerektir. Her hareket ve fiil, bir fikir planına sahip olmayacağı gibi, insanlık tarihinde yön verme kabiliyetine sahip olmuş her hamle, takip edilip akılları meşgul edecek bir fikir kaynağına sahip olduğu tartışılmazdır.

Buradan hareketle, bir fikrin ancak ifade edildiğinde kıymet arzettiği düşünülürse, ifade; yani “beyan” fiilini geniş kitlelere ulaştıran matbaa ve sonrasında gelişen modern basım usülleri, insanlık tarihinin birinci önemli birikim sahasınıa tezgahlık etmişlerdir ki, ikincisi de malumunuz olduğu üzere elektronik ortam, yani İnternet’tir.

Kitapların, özellikle de el yazması eserlerin başrol oynadığı romanlar ve filmler bizde pek rastlanmayan türden eserlerdir; fakat Batı edebiyatında kitabın etrafında örgülenen birçok eser ve kurgu görmek mümkündür. Umberto Eco’nun Batı rönesansından az evvelki bir zamana dönüp, hareketin fikri takibini kurguladığı dev eseri “Gülün Adı”, bir kütüphane ve onun sakladığı kıymetli bilgiyi hapseden sahiplerinin şahsında, doğrudan doğruya okumanın, düşünmenin ve bilgi sahibi olmanın düzen bozuculukla eşdeğer olduğu bir zaman dilimine ait kırılma noktasını ifade etmesi açısından, kitabın başrolde olduğu eserlerden biridir.

Medeniyetin hafızasını tutmuş olan kütüphaneler de, zaman zaman bir manada istibdadın sigorta altına alınması üzere yakılmış ve bu şekilde tabi olması beklenen toplumun hafızası silinerek, kitabın kıymeti ona karşı duyulan öfke ile sabitlenmiştir. Takip edebildiğimiz tarihin bize anlattığı kadarıyla, Bağdat’a sefer düzenleyen Moğol orduları tarafından, zamanının bilgi ve medeniyet merkezi olan şehrin belki de en değerli yapıları olan kütüphaneler yakılmış; yine bir sonraki tarihi tekerrürler döneminde de İspanya’nın Endülüs kütüphaneleri de aynı akıbete maruz kalarak bizleri bugün itibarıyla ancak yok edildiklerine dair acı bir bilgiyle başbaşa bırakmışlardır.

Hep hayran hayran bakmışızdır ya, yabancı fizik ve mühendislik kitaplarına... Kitabın eğitim formasyonundaki vazifesi, öğrenmek isteyen kişinin yalnız başınayken konuyla alakalı bir fikir edinebilmesini sağlamak, üzerinde düşünülmüş ve daha evvel yazılmamış şekilde konuları ifade edebilecek beyan kabiliyetine sahip olmak. Bütününde öyle olamasa da, kelimelerle ifadeden aciz bir semboller curcunası olmaması açısından, bazı kısımlarda orijinalliği yakalayabilmeli. Bu da, doğrudan doğruya dünyanın geri kalanı ile ilgili birikimine ve entelektüel zenginliğine baglı. Yeri geldiğinde kendi kelimelerini bile kullanabilirsin. Yani, mühendislik formasyonunu almış ve mühendisliğin öğretmenliğini yapmaya çalışan, elinde de birsürü kendi kaleme aldığı not bulunan akademik personelin ders anlatırken kelime bulamamasının sebebi, ifade formasyonunun, yani "beyan" kabiliyetinin aslında fiziki olayları zihinde yoğurarak mücerred hale getirmek, düşünce tabiri ile "kavramsallaştırmak"tan geçmesi ve bunun da ancak ihtisas dışı okumalarla mümkün olabilmesindendir.

Mesela, "kapı" gayet iyi bilinen, çünkü gözle görülebilen fiziki bir nesnedir. Yani insan eliyle meydana getirilmiş, belli bir amaca yönelik olarak üretilmiş bir metadır. Burada durarak, ister insan eliyle, isterse insanın müdahalesi olmadan şekil almış nesneler olsun, mutlaka bir amaç sahibi oldukları sonucu da burnumuzun dibinde duruyor, diyebiliriz. Hatırlarsanız, Ajan Smith de Neo’ya “Everything has a purpose Mr. Anderson” demişti. Canlılara bakınca, bu daha net anlaşılır. Mühendislik problemleri de, soyutlamalar üzerinden değil, insanın beş duyusu ile temas edebildiği aleme ait kavrama imkanlarına hitap ettiğinden, anlaşılmaları için beş duyu ile farkedilmeleri gerekir.

Gerekir de...

İşin içine matematik, yani Algebra-Cebir(Analiz) girdiği vakit, ki modern mühendislikte cebir-analiz esas usüldür, öğretimde cebirin gerektirdiği soyutlama kabiliyetinin kullanılması şart olur. Nasıl?.. Şöyle;

Kapı örneğine dönelim. "Anadolu'nun kapıları Türklere açıldı". Bu ezberleyegeldiğimiz basmakalıp bir tarih ifadesi. Yani sözel(verbal) bir ifade biçimi. "Kapı" kelimesini kavramsallaştırıyor, benim zihnimde şimdi fiziki algımdan öte, "kapı" kelimesinin karşılık geldiği bir "anlamlar haritası" oluşmaya başlıyor. İşte bu, ifade edebilme ve anlatma yolunun kapısını açacak anahtardır.

Nihayetinde, kitap yazabilmek, akademik dereceleri atlamak için öngörülen gereklilikler ile alakalı bir durum olmadığından, okunan formasyonun zihnin farklı fakültelerinde sözel(verbal) kabiliyetler ile sınanmasını gerektirdiğinden, ülkemizde maalesef birçok akademisyen yıllarını -en iyimser tahminle- üniversite camiasına vermiş dahi olsalar, öğrencilik zamanımızda hayranlıkla incelediğimiz o renkli-resimli mühendislik kitaplarından yazamazlar; tabii bununla birlikte bilginin o nizamda ve cazibede biraraya gelmesini sağlayacak editoryal hizmeti sunacak bir birikim de ortaya konamadığından, aslında hocalarımızı da pek suçlamamak lazım diyesi geliyor insanın. Oysa kitap, içindeki bilgilerin, hele ki mühendislik sahasında olsun, zamanla yenilenmesine mukabil, sayfaların biraraya gelmesinin bir kıymeti olması lüzumuyla, kendini ifade zenginliği ile muhafaza eder. O bir şahsiyet ifadesidir. Yoksa, fiziğin ses hızı mertebelerinden atom altına inmesi karşısında bile eski Arap ve Yunan kitapları nasil bugün kıymetli olurdu?.. Bilgiler eskiyebilir, ama ifadeler o günün dünyasında yaşanan tüm entelektüel birikimin ilhamına bağlı oldukları için baki kalırlar. Tüm ilhamların yegane kaynağı da, aslında yazılamayacak kitaplar...

barbaros – Cmt, 23/06/2007 – 11:53