Kayıkçının İnandığı

Bir kayıkçı için çok küçük, kürek çekmek için de çok güçlü sayılamayacak ellerine bakıp hayıflanarak suya yürüdü o akşam.Kayığın karinasına koyduğu sıkıntıyı açıkta bir yerlere serpecek ve ışığı hiç sönmeyen deniz kandilinin suda bıraktığı renksiz izi takip edip limanına geri dönecekti.Her akşamüstü düzenli olarak yaptığı bir işti bu.Güneşin havada asılı kaldığı süreyi saymazsak,dün ile yarının arasına sıkışan bugünün hiçbir ışığı yoktu.O ise ışık arıyordu.Goethe’nin ölürken mırıldandığı ışığı.Işığı aramak haricinde hergün yaptığı işi kolaydı aslında...Gün içinde biriken sıkıntıları yer yer sökülmüş çuvalına doldurup açık denize boşaltmak ve bir sonraki ringi düşünüp ümitle yaşamak...

İnandığı ile ilişkilerini sağlam tuttuğu sürece dualarının kabul olacağını biliyordu. Sıkıntılarının geri dönmeyeceğini de biliyordu dua ettikçe.Ya da gelse bile bunun bir imtihan olduğunu.Kethüdalığını yapıp hep özenle temiz tuttuğu bu sahilin miadını dolduran şeylerle asla kirlenmemesi gerektiğini düşünüyordu.Ancak küçüklüğünden beri sevdalısı olduğu bu sahilde miadını dolduran şey kendisi olursa birgün, acaba kendisi için de aynı şeyler olmalı mıydı? Dert yükünü boşaltıp kandilin izini takip ederek dönmüş,ıskarmozlarından söktüğü kürekleri yanına alıp kayığını kulübesinin hemen önünde bulunan minik iskeleye bağlamıştı. Kulübesine girene kadar herşey normaldi.Kurumuş yosunlardan doldurduğu sedire uzanıp uykuya dalmadan önce, içinde daha önce yaşamadığı yabancı bir duygu hissetti.Biraz korktu ilkin,sakinleşmeye çalıştı.Pencerenin kenarından denizin üstüne doğru ağır adımlarla yürüyen ayı izledi biraz.Gecenin diş izlerini üstünde taşıyor hissi uyandıran hilal, uzaktaki ufuktan iki başlı bir çatal gibi yükseliyor ve ışığın henüz değdiği denizi tuhaf şekillere sokuyordu. Küçükken dingin,durgun ve hatta duygusuz olarak tanıdığı suda tanımadığı bu şekilleri görmek korkusunu biraz daha büyüttü. Yaşadığı günü hatırlamaya çalıştı,günlük anılarını gözden geçirdi.İçindeki sıkıntıyla karışık korkunun sebebini buldu.Hergün yaptığı duasını bugün yapmamıştı.Hergün tam vaktinde başlardı duaya.Son zamanlarda inandığıyla girdiği ilişkinin süresinde farkına varmadığı bir uzama vardı.Az kalsın rötar yapacaktı bugünkü seferinde, içine düşen korkular yüzünden.Bu istem dışı gecikme aklına gelince sızlanmaya başladı kendi kendine. ‘Dua etmeliyim’ diye geçirdi içinden....

Uzandığı döşekten dua etmek için doğrulurken tam, kapı çalındı... Kayıkçının kapısını kimse çalmazdı.En yakın limandan kilometrelerce uzak bu küçük koya tekneler bile uğramazdı.Uzun yıllar boyunca kendi kayığından ve balıklardan başka hiçbir şey görmemişti suyun üzerinde,bir de ayın her gece değişen yüzünden başka.Korku yerini iyiden iyiye paniğe bırakmıştı.Kapıya yürüdü.Tedirgindi.Konuşabildiği bir lisan yoktu. Onlarca yıldır yalnız yaşadığı için konuşmayı unutmuştu daha doğrusu.Kalktı; yalnızlığı delen, sessizliğin sesini bozan sese doğru yürüdü,kapıyı açtı...

Eşik üstünde hüküm süren küçük bir suskunluktan sonra içeri sızdı kapıdaki yabancı ve yine birşey söylemeden yavaş hareketlerle sedire oturdu.Bir süre tek göz odalı kulübenin ayrıntılarında gezdirdi gözlerini ve sonunda kayıkçının gözlerinin tam da içine sabitledi bakışlarını.Neden sonra girdi söze:

-Merak ediyorsun değil mi? Kim olduğumu,neden, nereden geldiğimi, ya da ne istediğimi?
-...
-Korkmana gerek yok.Ben seni iyi tanıyorum.Buraya da görev değişimi için geldim.
-...
-Peki şöyle başlayalım istersen.Buraya nasıl ve ne zaman geldiğimi bilmiyorsun değil mi?Ya da dün ne yaptın,sabah nasıl uyandın hatırlayabiliyor musun? Kayıkçı,bilmediği bir dili konuşan birini izler gibi anlamsız gözlerle bakıyordu yabancıya.Oysa konuşulanı anlıyordu.Hızlı ve art arda gelen sorularla korkusu biraz daha artmıştı.İman tahtasının içinde hızla büyüyüp küçülen bir dalga patlamıştı sanki.Üstelik daha önce hiç görmediği bu adamın sorularının hiç birine tatmin edici bir cevabı da yoktu.Ama hepsinin daha önce bir yerlerde başkalarına sorulduğunu biliyor gibiydi.Yabancı devam etti.
-Adın ne senin?Hatırlıyor musun adını?Ya da bir adın var mı?
-...
-Çok şey soruyorum değil mi?Ama tüm bunları sormak zorundayım.Bana verilen kitapta tüm bunların sorulması gerektiği yazıyor.Üstelik daha pek çok soru var yanıt vermen gereken. Elinde kuzguni renkte cildi olan eski bir kitap tutuyordu yabancı.Elleri çok küçüktü. Yabancının ellerinde takılı kaldı gözleri kayıkçının.Onları hatırlıyordu sanki.Sanki her gün küreklere asılan kendi elleriymiş gibi tanıdıktı yabancının elleri.Kendi ellerine baktı sonra, yabancının elleriyle aynıydı.

-Buraya gelirken sana da verilmiş olmalı bu kitap, ne yaptın onu?
-...
-Mutlaka bir yere koymuşsundur, elinin altında kolayca bulabileceğin bir yerlere değil mi?
-...
Kitabı biliyordu.Her ringden sonra inandığına dua ederken okuduğu kitaptı ve her şeyin yolunda gitmesi için ettiği dualar vardı içinde.Okumayı nasıl öğrendiğini hatırlamıyordu ama,kitabın içindeki her kelimeyi ezbere biliyordu.Sedirin yanındaki küçük kutuya baktı;kitap hep orada dururdu.Yabancı,kayıkçının gözleriyle aklının aynı şeyi geçirdiğini anladı hemen, kutuya doğru uzattı elini.Kayıkçı atıldı birden yılları yakan sesiyle:
-Hayır, dokunma ona! dedi...

İlk defa konuşmuştu uzun zamandır.Öyle ki en son ne zaman konuştuğunu hatırlamıyordu bile...Heyecandan tir tir titriyordu... Yabancı konuştu sonra:

-“Bu kitabın sana verildiği andan itibaren geçmişi unutacaksın.Ne olursa olsun kitabın kapağını açan eller sana ait olacak. Geleceğin sürprizlerine hazırlıklı ol,ama onları bekleyerek geçirme gününü.Herşey olacağına varır zaten.Merak ve sorularını her akşam karinadaki sıkıntılarla birlikte denize boşalt.Dün senin elinden çıktı,artık ona sahip değilsin,yarının da senin elinde olduğunu hiçbir şekilde ispat edemezsin.Anlıyacağın yarına da sahip değilsin.Sen bugünü yaşa,bugünü değerlendir,ak bugün dua etmedin henüz...”

Kayıkçı şaşırmıştı.Tüm bunları nereden biliyordu yabancı?Düne hayıflandığını,yarın için meraklandığını...Ya bugün inandığına dua etmediğini?Tüm bu soruların beynini yormaya başladığı anlarda, kutudan özenle çıkardığı kitabın kapağını açtı.Yabancının kendini dikkatle izlediğini biliyordu.İlk sayfayı avazı çıktığı kadar yüksek bir sesle okumaya başladı.Lisanını bilmeden anladığı,ezber etiği kitaptan ağzına akan her ses küçük kulübenin içinde tarifsiz bir şekilde yankılanıyor, hem kendinin hem de yabancının kulaklarına inandığının öğütleri doluyordu. Neden sonra, yabancı da elindeki kitabı açarak bu okumaya katıldı.Biraz sonra sesler birbirine karıştı.Küçük kulübenin duvarları birbiri sıra yıkılarak altın revakları güneş gibi parıldayan sütunlara dönüşmeye başladı.Pencerenin arkasındaki deniz,şiddetli bir rüzarı taşıdı kulübenin içine. Sesler, dalgalar, sütunlar, revaklardaki ışık birbiri ardına büyüyordu. Büyüyordu kitabı tutan elleri kayıkçının.Yabancının da elleri büyüyor,zaman büyüyor,herşey büyüyordu sırayla.Tarifi olmayan bir anaforun içinde önce büyüyüp sonra birbirine karışarak yok olmaya başlamıştı her şey. Hemen arkasından sessizlik...Herşey susmuştu...Yabancı, kayıkçı...Ve sonunda perde kapanıyordu: Karanlık...

“O dur ki, sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alaktan(embriyo) yarattı. Sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra olgunluk çağına eresiniz diye büyütmekte,sonra da yaşlanasınız diye size belli bir ömür vermektedir.Sizden kiminin hayatına da daha önceden son verilmektedir;belirli bir süreye eresiniz ve aklınızı kullanasınız diye Allah sizi böyle yaşatır...” (Mümin suresi 67.ayet) Perde açıldığında sırtında tuhaf bir acıyla açtı gözlerini kayıkçı.Dışarıdaki ışığı emen minik deliklerde gökyüzünü gördü.Hareket edemediği bir şeyin içindeydi.Sanki bir çuvalın... Evet,bir çuvalın içindeydi ve bir sandalın karinasına sıkıştırıldığını anladığında sırtındaki acı yüreğiyle yer değiştirdi...Halini hiç düşünmeden,ıskarmozların düzenli gıcırtısına takıldı aklı.En çok bu melodiyi sevmişti hayatta;duyduğu tek müzik bu olduğu için belki de...Önce bir çift el yokladı bedenini,sonra toprak değdi gövdesine.Hayattayken suya yakındı hep,suyla içiçeydi...Toprağın kendisine inandığını dahada yaklaştıracağını hiç düşünmemişti önceleri... “And olsun ki biz sizi bir sıkıntı damlasından yarattık” diyerek kitabına başlayan inandığı, yeniden bir kayıkçı olmasına izin verir miydi sahi?Yoksa bu dünyada ne olursa olsun, orada onu sürprizler mi bekliyordu?Oranın bilinmemesi bambaşka bir güzellikti...

“Dirilten ve öldüren O dur.Bir işin olmasına hükmetti mi ona yalnızca: ‘Ol’ der. O da hemen oluverir...” (Mümin suresi 68.ayet)
Ve son perde: Işık...

ukbe erkan – Per, 05/04/2007 – 20:31