Harnâme'nin Hikayesi -3-
3/TAVLA
Masmavi geceyi at tavlasının kapısındaki nöbetçilerin sesi yırtıyordu: “Ferhat Seyis… a Ferhat Seyis… gel hele!” Ferhat Seyis, yatsı namazı için abdest alıyordu. Abdestini bitirdikten sonra geceye ikinci bir ses karıştı: “ Hayrola…. bir hal mi var?” Kapıdaki nöbetçinin sesi bir daha duyuldu: “ Konuklarımız var, Sultan konuğu ha… çabuk gelesin.”
Ferhat Seyis gayri ihtiyarî düşündü, düşündüklerinden de tedirgin oldu. “Bu vakit, sultan konuğunun ne işi varmış, inşallah yeni bir savaş mavaş yoktur.” dedi fısıltıyla. Öyle ya, ne kadar at yetiştirdiyse hepsini göndermişti, elinde sadece körpe taylar kalmıştı. “Ah Osmanoğulları… ah… Topal Timur…” Aklına Yıldırım Bayezit Han’ın dediği laflar geldi. “Öğün Ferhat Seyis, öğün yetiştirdiğin atlarla… bir gün bu atların nallarının değmediği toprak kalmayacak!” Hayal miydi, düş müydü bazen kendi kendine soruyordu. Gerçekten Yıldırım Bayezit, şu sözleri nah buraya dek gelip söylemiş miydi? Hemi kendisine, hemi de elinin altına kırk yiğit verip de ha? “Sen süvarime at yetiştir, eyi yetiştir. Öyle bir yetiştir ki ne ateşten korka, ne sudan; ne gümbürtüye aldıra ne harp naralarına. Dediklerimi belledin mi seyis?” ‘Belledim’ demişti o zaman. “Belledim Hünkarım!” Kerpiçten evin tahta merdivenlerini nasıl indiğini bilmedi Ferhat Seyis, yürüdüğünü, tavlanın avlusunu geçip kapıya kadar vardığını bilmedi. Sanki Yıldırım Han gelmişti, sanki gene o günkü gibi, ordusunu konaklatıp, Timuru karşılamaya gittiği gün gibi kapının önünde ak atını şahlandırıp, “Ferhat Seyis ben gidiyorum, arkamdan gelecek yayalara ne kadar at varsa veresin, gün bu gündür, göreyim seni!”deyişi belirdi hayalinde. Sonra… sonrası keşmekeş… muharebenin kaybedildiğini gören şehzadeler dört bir yana dağılmıştı… Süleyman Çelebi’nin Çandarlızade Ali Paşayla birlikte küçük kardeşi Kasımı da alarak zor güç rumeline geçtiği duyuldu. İsa Çelebi’nin Balıkesir yöresinde saklandığı… Mehmet Çelebinin Amasyaya çekildiği… Musa ve Mustafa ise babalarıyla birlikte Timura esir düşmüşlerdi. At tavlasına da birkaç savaş artığı yiğit gelebilmişti. Ne kara günlerdi…
Kapıya vardığında aklı hala Yıldırım Bayezit’deydi. Karşısında sırtında bir hamayıl olduğundan kocaman görünen yaşlı bir kethüda, fedayi olduğu her halinden belli olan bir yakası bağrı açık bir asker, bir de daha sıska, daha geyimli bir adam duruyordu. Karanlıktan önce çıkaramadı, Kethüda Süleyman Efendiyi ancak konuştuğunda sesinden tanıyabildi. Sülelyman Efendi, “Seyis, Ferhat Seyis… beni bilemedin mi? Benim ben, Kethüda Süleyman, hani akıl kethüdası derdin ya…!” Ferhat Seyisin deminden beri hayalleyen aklı daha da karışmıştı. Bir an bir şaşkınlık yaşadı. Sonra kollarını öyle bir açtı, Süleyman beyi öyle bir kucakladı ki bu kucaklamaya nöbetçiler de Dağlama Osman da, Süslü Ulak da şaştı.
Süslü Ulak’ın ağzı bir karış açık kalmıştı, “Yav siz tanış mıydınız?” diyebildi. “He ya.” dedi, Kethüda Süleyman bey, “Hem de ne tanış…”
Rahmetli, Hüdavendigarın askeriyiz biz. Kosovada beraber vuruştuk kafirle… ne vuruştuk ne vuruştuk değil mi Ferhat Seyis…” Ferhat Seyis rüyada gibiydi, Kethüda Süleyman Beyi en son Yıldırım Bayezit hanı gördüğünde görmüştü. Ankara harbinden önce. O zamandan beri de sağ mı ölü mü haberi gelmemişti. Demek Çelebi Mehmet Han’a kapılanmış diye geçirdi içinden. Eyi de etmiş ya. Eyi de etmiş!
Dalgınlığını üzerinden atmaya başlamıştı başlamasına ama bu sefer de gözleri yaşarmaya başlamıştı. “Kosova mı dedin? Kosova çok eski bir defter be Süleymanım, çok eski… şimdi bu eskileri anma başlarsak sabah namazına kadar sürer. En eyisi bir karnımızı doyuralım, sonra halleşiriz. Çavuş oğlum, ekmek aş çıkartın, tulukta süzülmüş yoğurt da vardı, çalkayıverirsiniz. Hayde konağa gidelim, heyde gelin bakalım, hoş geldiniz.”

Geçmiş yorumlar
6 hafta 2 gün önce
23 hafta 1 gün önce
26 hafta 4 gün önce
31 hafta 5 saat önce
1 yıl 1 hafta önce
1 yıl 7 hafta önce
1 yıl 9 hafta önce
1 yıl 10 hafta önce
1 yıl 10 hafta önce
1 yıl 10 hafta önce