Harnâme'nin Hikayesi -1-
"ÇELEBİ MEHMET HAN'IN DERDÜ DERUNUNDADUR."
Önünde on iki bostancının beklediği, padişah çadırının perdesi aralandı. İçeriden veziriazam, hekimbaşıyla çıktı. Bayazit Paşa, hekimbaşını kolundan tutarak kendilerini kimsenin duyamayacağı bir ağaç altına götürdü. Karşı karşıya durdular. Bayazit Paşa’nın üzüntüsü, yüzüne vurmuştu. Kaşları düşmüş, yüzü kararmıştı. Sağ elini hekimbaşının omzuna koydu, “Ey efendi ne dersin bu hale?”
Hekimbaşı ağarmış sakallarını sıvazladı, çakır gözlerini veziriazama doğru kaldırıp, “Efendimiz, Sultanımızın bu sayruluğunun sizi üzmüş olduğunu, can kuşunuzun canını acıtmış görürüm . Lakin bilesiniz ki bizim halimiz de sizden gayru değildür. Melalimiz ortaktur, acımız, sıkıntımız birdür.”
Bayazit Paşa, hekimbaşının omzundan elini indirdi, “Madem sıkıntımız birdür de ne durursunuz, kaç zaman oldu ki padişahımız Çelebi Mehmet Han’ın derdüne bir tiryak bulamadınız. Ne yarasına bir merhem sürdünüz ne tasasına bir derman verdiniz?” Bayazit Paşa hiddetlenmiş, hekimbaşıysa utancından kıpkırmızı kesilmişti. “Vezirim, Allah şifa vermedikçe kulun elinden ne gelir? Biz kullar ancak vesileyiz. Hem bendeniz artık padişahımızın hastalığının başkaca olduğunu düşünürüm. Ne kadar muayene ettiysem uzuvlarında bir sayrılık bulamadım.” “Yani?” “Yani ki vezirim, malumunuz, insanın uzuvlarına mukabil manevi uzuvları da bulunur ki buna da latife denir. Padişahımızın sayrılığı manevi uzuvlarının incinmiş olma ihtimali büyüktür. Dert vardır içinde.”
Bayazit Paşa, derinden bir of çekti, “Nasıl olmasın hekimbaşı, nasıl olmasın! Sen koskoca padişah babanı karundaşlarınla Timur topalına tutsak ver. Padişah ki hem ne padişah, nam salmış Yıldırım diye. Niğbolunda on küsür milletin demirler içindeki şövalyelerini dize getirmiş hey. Ah felek, ah senin işine akıl ermez. Frenklere memleketleri dar eden padişah tutsak olmuş, hem evlatlarıyla bile be… sonra sonrası bir bozgun ki Türkmen memleketinde taş üstünde taş kalmayasıya… karundaş kavgaları, Mustafanın isyanı ve Şeyh Bedreddin fitnesi… gel çık işin içinden, sen olsan sayrılanmaz mısın hekimbaşı, kim olsa sayrılanır değil mi? Üzüntü kötü şey… adamın cenevine cenevine vurur.”
Hekim başı hafiften öksürdü, Bayazit Paşayı içine daldığı üzüntülerden çıkarmak istiyordu. Padişahtan sonra onun da hasta olmasından korkmuş gibiydi. “Vezirim, Allah cihanda ölümden gayrı her derde deva vermiş. Her bir kulu da bir derdin dermanına vesile etmiş. Belli ki padişahımızın vesilesi biz değiliz.” “Pekey ya kimdür?” “Demem o deme ki Germiyan ilinde, Yakup Bey sarayında Hakîm Sinan derler bir zat vardır. Germiyanlı Yakup beyin hem muhasibi hem de tabibidür. Hem hazakat sahibidür derler. Ulak salsanız, Germiyan iliyle aramız ne ki? İki gün iki gece sonra burda olurlar. Bakarsınız vesile odur, tiryak ondadır.” Bayezit Paşa bir süre sessiz bir halde bekledi. Sırtı hekimbaşına dönüktü, başını yavaşça çevirdi, “Olur mu dersin hekimbaşı, olur mu dersin?” “Başvezirim, Allahın şafi ismi varken bize ümitsizlik yakışmaz, ancak kafirler topluluğu ümitsiz olur.” Veziriazam’ın yüzüne ufak bir tebessüm yerleşti, yüzündeki gamzeler bu tebessümle derinleşti. “Ol zaman tiz bir ulak yollayalım ki dermanımız tiz gele. Bu hastalık… tam da Karamanoğlunun ensesine binmişken...”
“Vezirim, bazen şer gibi görünen şeyler hayra döner inşallah.” “Doğru dersin… hayır olsun ama… sultanın derman bulması, devletin derman bulması demek…”


Geçmiş yorumlar
16 hafta 3 gün önce
20 hafta 5 saat önce
24 hafta 2 gün önce
46 hafta 6 gün önce
1 yıl 1 hafta önce
1 yıl 2 hafta önce
1 yıl 4 hafta önce
1 yıl 4 hafta önce
1 yıl 4 hafta önce
1 yıl 5 hafta önce