Demokrasi-II

"Bir milletin siyasî sekli ve faaliyeti ancak ve ancak tarihi ile, mâzisi ile, tâbî oldugu sosyal ve siyasî usüllerle ortaya çikar." diye bir söz edilmis, bundan yaklasik bir asir kadar evvel bir Osmanli pasasi tarafindan. Bu söz; bir yerde -varsa- devlet gelenegini karsi mecburiyeti, bu gelenege bagli bir devlet politikasinin varligini, var olma zorunlulugunu ifade eder. Bizdeki Batilasma aldanisi, Dogu'nun bu metazori ile daha erken tanisan genis cografyasi Rusya'da yasanan ithâl aydinlanma eziyeti(cinayeti)’ne dönüsmeden nasilsa önü kesilmis. Allah Allah, nasil olmus acaba?

Rusya'nin Fransiz mense'li medeniyet ithâlati, Alev ALATLI'nin tâbiriyle o güne kadarki mânevi-millî birikimleri ile insani tarihten kazima seklinde bir hükümsüzlestirme olmus. Benzeri bir sürecin çocuklari olarak; yakin tarihin tekrardan hakikatle yazilip ögretilmesi, bunun her türlü faaliyet altindaki egitimli fertler tarafindan bir sorumluluk olarak yüklenilmesi mecbûriyeti ile muhatabiz. Tabii burada birseyler söylerken toplumun sâir kesimlerine marjinal kalmamak, böylesi mühim bir vakiâda muhtemel bir siyasî hesabin oyuncagi olmamak gerekiyor. Nasil olacaksa, Allah sabir versin...

Ortaçag devlet düzeninde bir "Civil Society" yâni "Sivil Toplum" hareket alani var midir? Ya da bu sözün karsiligi o zamanlar için fiiliyatta bir mânaya karsilik gelmis midir acaba? Bati toplumu su anda sahip oldugu düzenin dinamiklerini meydana getirirken, belirli ana unsurlarin ikâmesini saglayip, neticesinde kaçinilmaz olarak elde edilen durumun imkânlarini mesken tutmustur. Kapital, yâni "Para" bunlarin en önemlisidir. Zîra, üretim imkânlarinin farklilasmasiyla birlikte; katolik kilisesi, krallar ve toprak sahipleri arasinda yine üretim gücüne sahip olmak üzere yasanan mutlak iktidar mücadelesinin galip tarafi, Bati'nin güç istifi üzerine kurulu mevcut ahlâk anlayisini(ferdi-kamusal) belirlemistir.

Üretim kaynaklarinin devlet(idâri otorite) bünyesi, aristokrasi hâricinde, yâni halkin elinde olmasi ortaçag Avrupa'sinda mümkün degildir. Bu durumda, mülkiyet kavrami ile ferdin özgürlügünü birarada düsünürsek, Avrupa kitasindaki kaynaklarin tasarrufu zaten farkli ölçülerde bahsettigimiz bu üç aktörün elinde bulundugundan, insanlar bu evvel zamanlarda mülkiyet mefhumundan bîhaber yasayarak; resmî gücün etki alani disinda bir yaptirim hakkini ifade eden, bagimsiz sosyal inisiyatif imkânini da tabii ki bulamamislardir. Yâni, Avrupa'nin "Sivil Toplum" ifadesini resmî alan(kamu) ve özel hayat arasinda meydana gelecek "temiz" bir sosyal kurum olarak kabul etmesi ihtimaline ve bugünkü özgürlükçü-demokrat görüntüden gelen rahatlikla, Dogu'ya karsi takinilan "âmirane medeniyet muallimligi" tavirlarina fikir vicdanina sahip bir Avrupa'li gibi bakmak durumunda, Islâm medeniyetine gözü kapamak acaba mümkün olabilecek midir?.. Yüzyillarini vahsi savaslar arasinda tüketip, malzeme isleme ve sermaye biriktirmedeki ustaligi "iste bu çatismalardan dogmuslardir" diye teorilestirmenin yaninda, nasil olup da birbirini izleyerek nesillerce süren vahsi savaslarin bir türlü kitadaki medeniyeti birbirini kesip-biçmeden insanlara sunamadigi da akil yormayacak zavalli bir paradokstur.

Geçelim Avrupa’li gibi bakmayi, memleketimizde adi agizlara pelesenk olmus bu “sivil toplum-demokrasi” kurumunun Islâm cografyasinda ikâme edilmis olabilecegi ihtimâlinden bugüne kadar niçin büyük bir korku ile kaçilmistir?.. Basta aktarilan söze göre, bir milletin idarî faaliyetleri dogrudan önceki birikimlerinden ve üzerinde durdugu tarihî mirastan menkuldur, diye anladik. Bu bir realitedir. Bir teori, ya da bir iddia degildir. Örnekleri son asra sigan iki dünya harbinde veya bizim ikibin yillik devlet gelenegimizde görülebilir. Insanlar, geçmisten getirdikleri bilgi, bilgi edinme kâabiliyeti ve referanslari ile yasarlar. Tabii ki, toplum ve millet de çok sayida insanin, ailenin ayni cografyayi mesken tutup bir arada yasamalarindan ibaret bir güruh degil, ortak anlayislar ve inançlar ile birbirlerine dayanarak; ferdî hayatlarinin devamindan ziyade, dededen toruna üç neslin bir arada ve birbirini görerek yasadiklari müstakil kurumlardir. O halde, kendini idare edecek fertleri yeni kendi içinden ve alelâde bir fertten gayri resmî yaptirim yetkileri ile donatarak seçen bir millet, en az üç kusagin sorumlulugunu resmi iradeye teslim ediyorsa, büyük haklari ve inisiyatifleri hâiz olmaya mecburdur. Evvelki yazida bahsedilmeye çalisilan üç unsurun hakkaniyet çerçevesinde tesekkülü neticesinde meydana gelecek sivil toplum ve idare hakki(demokrasi) birer sonuçtan ibarettir. Devamliliklari kendi millî kiymetlerine sahip çikan fertlerin meydana getirecegi kurumlara ve ihtiyaçlara baglidir.

barbaros – Pzt, 10/04/2006 – 16:26

Özümüz...

Evet, gün gelir de insanlarımız nasıl bir öze sahip olduklarını görebilseler, demokrasinin kralını bundan 1000 yıl önce olduğu gibi yaşayabileceklerdir. İthal edilen yanlış akımların verdiği zararların temizlenmesi de ayrıca önem taşıyacaktır kanaatimce. Herkes ilerlerken biz geri gitmeyi başarmışız. Güzel bir gelecek için geçmişteki medeniyete erişmemiz gerecek:) Döktürmüşsünüz yine. Allah' a emanet olun...

Selam ve saygı ile...

nhk21 – Sl, 11/04/2006 – 08:04

Bu yazıyı alkışlıyorum

Demokrasinin ilk bölümünü okuduğum zaman makaleye yanaş(a)mayan bir yazı olduğunu daha sağlam bir ifade ile desteklenirse güzel bir yazı çıkacağını hissiyatım çerçevesinde arz etmiştim. Ancak makale dizimizin 2. kısmı gerçekten makale fırınından çıkmış ekmek gibi olmuş. İfadeler yerli yerinde, sivil toplum- demokrasi kavramları çok iyi yoğrulmuş.
Bu yazıyı alkışlıyorum ancak, burada bitmesin istiyorum. İlk yazıdan mülhem, o kadar yazı çıkar ki...

Ali Çolak – Sl, 11/04/2006 – 16:08

elimden gelse..

Ali abi sevgiler,

Yazıya yaptığınız yorum için Allah râzı olsun. Ne dediğimi bilmeden yazmaktan çok çekiniyorum. Doğrusu bu konuda neler söyleyebileceğimi de denkleştirebilmiş değilim. Konuşma diline bir âşinalık var bende, yazıyı da uzun cümlelerle, konuşur gibi yazabiliyorum ancak. İnşallah akl-ı selim üzerine elimden birşeyler gelir de devam ederim. Yanlız, bir şey söylemezsem rahat edemeyeceğim: sitedeki deneme ve şiirlere, onlara yazılan yorumlara bakıp; benim de elimden gelse de keşke böyle yazılar yazabilsem, insanlar da duygularını paylaşsa diye. Lâkin elimden gelmiyor, ve anlamışım ki edebiyat geçmişi döne döne okuduğu Peyâmi Safâ'dan ibaret biri olarak(adam olana çok bile ama, neyse) yazı ile gönüle dokunmak elimden gelmiyor, gelemiyor... Ben de yazılanları okurum deyip, geçiyorum artık. Ne yapalım.. Yazıları okuyanlara tekrar teşekkür ederim.

Selâmetle..

barbaros – Cum, 14/04/2006 – 18:11

temas noktası

çok önemli bi mevzu sayın barbaros hayrettin paşam! insanlar makale yazısını görünce kaçıyorlar o çevreden. bir daha görünmüyorlar. Halbuki, bu sitede en çok ilgi toplaması gereken, insanlara en çok bir şeyler anlatan yazı bu yazı ve ben de bu yazıya ikinci kez yorum yapmaktan zevk duyuyorum şu an.

sosyo-kültürel açıdan zenginleşmek için makaleye açık bir gençlik için önemli bir yazı olduğunu düşünüyorum.

Ali Çolak – Cum, 21/04/2006 – 14:01